ELİMDEN TUT DA KALKAYIM

Şükrü odasına dolan sabah ışığıyla gözlerini araladı. Ayakları donmuştu, “Yorgan bile ısıtamamış ayaklarımı!” diye söylendi. 

Yatağın kenarına oturdu, çorabının tekini giydi, diğer teki bulamadı. Aramaktan sıkılınca, her sabah olduğu gibi kendisiyle sohbete başladı. 

Kalk bakalım oğlum Şükrü, kalk da bak, dışarısı bu sabah nasıl?

Perdeyi aralayıp gece boyu yağmış olan karı görünce sinirlendi,

Yok artık, gene mi kar yağmış. Bu kış da sıktı artık. Haziran’da bu kadar kar mı olur mu birader! Sahi, kaç yaşındaydım o deli kar yağdığında acaba? Yedi, sekiz ancaydım herhalde? Bir de unutuyorsun diyorlar, halbuki hala hatırlıyorum. Nasıl bir kar yağdıysa artık, karın yüksekliği evin kapısını yarılamıştı. Karın yüksekliğini görünce kapıyı açmaya çekinen annem, “Ah Celal ah, şu kara bak, n’apıcaz kaldık içerde!” diye sızlanıp durmuştu. Babam her zamanki siniriyle yataktan çıkmış, anamı elinin tersiyle kenara itmiş, kapıyı açıvermişti. İçeri dolan karlar anamı öfkelendirmiş beni sevindirmişti. Ayaklarım çıplak, üzerimde pijamamla karların içine atmıştım kendimi. Kapıdan içeri giren karların suları salona doğru yayılmaya başladığı sırada, odasının kapısında dikilen nenemin sesiyle hepimiz hazır ola geçmiştik. “Celal, Hatice, siz aklınızı peynir ekmekle mi yediniz yahu, bu soğukta ne yaptığınızı sanıyorsunuz, kapatın kapıyı, çekin çocuğu da karların üzerinden. Hasta edeceksiniz biçare kuzumu.”  Nenem de ne tatlı kadındı be, tatlıydı da, pek iyi tahmin tutturamadı işte. Konu komşuya bu çocuk büyüyecek, doktor olacak demiş durmuştu benim için ama gel gör ki ben marangoz oldum.”

Dışardan gelen acı fren sesiyle bölündü Şükrü’nün kendisiyle sohbeti. 

“Fındık, Fındık, Fındık!” diye bağırarak telaşla çıktı kapıdan. Çıkmasıyla ayaklarının yerden kesilmesi ve karlı buzlu betona sırt üstü uzanması bir oldu. Düşmenin etkisiyle olsa gerek, bir an kendinden geçen Şükrü, Fındık’ın yalamalarıyla gözlerini araladı. 

“Şükür be Fındığım, sen değilmişsin fren sesinin müsebbibi. Dur kalkalım da içeri girelim, hava buz oğlum, buz, çorabın tekini de kaybettik, durum kel.” 

Ellerinden kuvvet alıp kalkmaya çalıştı Şükrü ama ne yaptıysa kalkması mümkün olmadı. 

“Allah cezanı kaldırsın senin emi Fındık, nasıl kalkıcam ben yerden? Senin yüzünden kırdık mı çanağı yoksa.”

Bak şimdi hatırladım, nenem de düşüp çanağı kırmıştı. Sonra da iflah olmamıştı, sonrası, üç ay yatak, dördüncü ay kara toprak.

Yattığı yerde gene başlamıştı Şükrü kendisiyle sohbete.

 Ben orta ikiye gidiyordum nenem düştüğünde, yoksa orta bir miydi, aman neyse ne. Anam yerleri yeni silmiş, nenem de banyodan çıkmış odasına gidecek, malum tokyoların altı lastik, yeni silinmiş marleylerle tokyolar buluşunca nenem de kendini yerde bulmuş. Apar topar hastaneye götürdüler nenemi. ‘Kalçayı kırmış,’ demiş doktorlar, ‘ameliyat ederiz ama pek umutlanmayın, hastanızın yaşı epey ileri.’ diye de eklemişler. Nenem ameliyatı atlattı, hatta yürümeğe bile başladı ama kalan ömürcüğü ancak üç aymış. Anama kızmak için bahane arayan babam, “Anamı sen öldürdün Hatice!” dedi başka bir şey demedi. Zavallı anam, zaten pek hazzetmediği babamdan bu haksız suçlama yüzünden iyice nefret etti. Bir sabah küçük bir bavula ikimizin birkaç parça eşyasını doldurdu, beni de yanına kattı, beraberce evi terk ettik. 

Hay aksi şeytan, ah gözü kör olmayasıca Fındık, yerler de ıslak, ben nasıl kalkacam yerden, kalkamazsam böylece burada yatacak mıyım bu soğuk havada. Bugün günlerden ne acaba? Seslensem sesimi duyan olur mu sabahın köründe.

“İmdat, imdat!” 

Düşmenin etkisiyle miydi bilinmez, anıları cirit atıyordu zihninin içinde. Aklına geldikçe anlatıyordu kendi kendine.

İmdat isminde bir arkadaşım vardı lisede. Akıllı bir oğlandı, ikimiz de Bursa Sporu tutardık. Sınıftaki diğer oğlanlar bizimle dalga geçerlerdi, oğlum Fener, Beşiktaş, Galatasaray dururken Bursa Spor da ne diye. Ama biz Bursa Sporluyduk İmdat’la. Ne tuhaf, insan çocuğuna İmdat ismini koyar mı hiç. Kaç defa annesi balkondan bağırdığında sokaktaki bekçi koşup gelmiş, “Yenge hayırdır bir şey mi var?” diye. “Yok Mithat efendi, ne olsun, iyiyiz Allaha şükür, bizim oğlanı çağırıyorum, akşam ezanı okundu, hala ortalıkta yok, sen de öğrenemedin gittin bizimkinin adını.” Mithat amca ne desin, “Yenge nereden hatırlayayım acil durumda senin oğlanın adını, beni de panik ediyorsun.”  Demiş gitmiş işine. Ne iyi anlaşırdık be İmdat’la. İkimizin de hayalleri vardı, ben doktor olacaktım, İmdat mühendis. Hayat savruk, hayallerimizi attı bir köşeye, gerçekleri başka bir köşede bulduk.

Anamın evi terk ederken yanına aldığı beşi bir yerdeler beni lise 3’e kadar getirebildi. Temizlikten kazandıkları desen karnımızı doyurmaya anca yetiyordu. Artık çare yoktu, okula gitmek yerine çalışmam şart olmuştu. Bizim mahalledeki marangoz Hasan amcanın yanına çırak verdi anam beni. Önceleri çok içerledim. Hem İmdat’la ayrılmıştık, hem de ben doktor olacakken artık olamayacaktım. Sonra vazgeçtim içerlemekten. Çünkü İmdat öldü. Evlerinde yangın çıktı. Annesi çok bağırmış “İmdat, İmdat!” diye ama bu sefer de kadın yine oğlunu çağırıyor diye düşünüp gelen olmamış. Yangının alevleri göründüğündeyse artık çok geç kalınmış. Hem annesi hem İmdat öldüler o yangında. İmdat ölünce kendimi teselli etmek için hep şunu tekrar ettim; “Bak oğlum, iyi ki okulu bıraktın… Orada olsaydın, daha da çok üzülürdün onun yokluğuna. Şimdi en azından oyalanacak bir işin var.”

Hasan amcayı da sevmiştim, iyi kalpli, babacan, merhametli insandı. O sırada Hasan amca da meğer anamı sevmiş. Anam beni işe koyduktan bir ay sonra Hasan amcayı da eve koydu. “Evlat,” dedi Hasan amca, “ben artık senin baban sayılırım.”

Anamı temizlik işlerinden aldı Hasan amca. Bana da sordu, 

“Yeniden okula kaydettirelim mi seni evlat?” 

“Yok Hasan amca!” dedim, “Ben böyle iyiyim, hem İmdat da öldü. Ben ne yapayım şimdi okula gidip.” 

“Tamam,” dedi Hasan amca, “madem öyle iyi öğren marangozluğu, bu da bir sanat, burası da bir okul sana. İşleri iyi tutarsan bu dükkân ilerde senin.”

Otuz beşime gelmiş, işleri bayağı öğrenmiş, dükkânı tek başıma çekip çevirir hale gelmiştim. Her zaman yaptığı gibi Hasan amca verdiği sözü tuttu ve bir gün beni kenara çekip, ‘Evlat, artık burası senin, istersen dükkânın adını değiştir, gönlüne göre bir isim koy. Ben artık emekliliği hak ettim.’ dedi. Sevindim, ama dükkânın adını değiştirmedim.”

Beli ağrıyordu Şükrü’nün, bacaklarını oynatmakta da zorlanıyordu. Öfkeyle söylendi; 

“Kırdık biz çanağı galiba! Ah Fındık ah, bu yaşta başıma ne iş açtın, ne halt edecem ben şimdi. İmdat, imdat, imdat…”

Fındık anlamış gibi suçlu suçlu oturuyordu Şükrü’nün başında. 

“Bak görüyor musun, şimdi de uykum geldi yattığım yerde Fındık. Filmlerde böyle benim gibi hali fena olanlara, ‘sakın uyuma’ diyorlar. Sıkıldım kendimle konuşmaktan, az da seninle konuşalım. Bak dinle de sana bir hikâye anlatayım.”

“Bizim mahallede bir güzel kız vardı, adı Aytül. O zamanlar böyle isimler yoktu bizim oralarda, ama Aytül vardı işte. Kara kaşlı, kara gözlü, kıvırcık saçlı, şen şakrak bir kızdı. Her sabah bizim dükkânın önünden geçerken içeri uzanır, “Şükrü usta günaydın, bol kazançlar!” der, gözlerimin içine bakar gülümser, yoluna devam ederdi. Gel zaman git zaman Aytül’le ahbap olduk. Sabah günaydınları, dükkânda demlediğim çayla geçen sohbetlere dönüştü. Sohbetler küçük göz etmelere, yürek çarpıntılarına aktarılınca, anama “Aytül’ü istemeye gidelim ana” dedim. “Oğlum nerden çıktı şimdi bu Aytül, ben Mehmet amcanın yeğeni Nihal’i pek beğeniyorum, aklı başında tertipli, anası babası düzgün. Aytül’ün anası iyi de babası alkoliğin teki.” “Ana, ben geldim kırk beş yaşıma, Nihal daha çocuk, hem ben Aytül’ü sevdim. Eğer sen istemezsen, ben gider isterim.” diyerek kestirip attım mevzuyu. Anam anladı ne kadar kararlı olduğumu, istedik Aytül’ü babasından. Çok sevdim Aytül’ü, o da beni çok sevdi. Ama çok kısa sürdü hikayemiz. Evlendikten beş altı yıl sonra Aytül bir trafik kazasında öldü.”

“Hay böyle havanın, kar başladı. Fındık, git birilerini çağır oğlum, sen ne biçim köpeksin. Ölüp gidecem şuralarda. İmdat, imdat, imdat…”

Fındık’ın başından ayrılmadığını görünce, “Senden hayır yok, bari ben hikâyeme devam edeyim.” diyerek kaldığı yerden devam etti; 

“Allah seni inandırsın Fındık, işler devraldıktan sonra Marangoz Hasan mahallenin en sevilen dükkânı, ben de en sevilen ustası oldum. 

Dur, dur daha bitmedi, esas bomba şimdi geliyor, iyi dinle. Aytül öldükten sonra bir süre dükkâna gitmek gelmedi içimden. Derken bir sabah uyandım ve “kalk” dedim kendime, “kalk Şükrü, Hasan amca olsa çok kızardı sana, ‘git işinin başına, çalış oğlum’ derdi. 

Gittim dükkâna, bir çay demledim. Elimde bir ahşap masa işi vardı, onu yapmaya koyuldum. O sırada kapının önünden bir ses geldi. Çıktım baktım, bir yavru köpek. Kahverengi tüylü, kahverengi gözlü. Beni görünce gözlerimin içine baktı, baktı ve öylece bakakaldı. Ben de aynısını yaptım, onun gözlerinin içine baktım, baktım, ve ben de bakakaldım. Kimdi o biliyor musun Fındık, o güzel yavru seni bana getiren Badem’di. 

Yoldaşım, yol arkadaşım Badem, beni kimsesiz bırakmayan Badem. O olmasa, sonra kendi gitmeden bulup seni bana getirmese ne yapardım ben şu hayatta bir başıma.

Ah Fındık, bok mu vardı da düştüm ben şimdi. Kim kaldıracak beni yerden, kırdık çanağı be oğlum, görüyor musun başımıza gelenleri. İmdat, imdat, imdat…

Açılan bahçe kapısının çıngırak sesiyle irkildi Şükrü, daha yüksek sesle bağırmaya başladı; 

“İmdat, imdat, imdat!”

“Şükrü abi, Şükrü abi, iyi misin, ah ne oldu sana böyle, nasıl düştün sen? Bu soğukta ne işin var pijamayla bahçede. Hem senin çorabının teki nerede?” 

“Kimsin, Aytül, sen misin, sen nereden çıktın, sesimi mi duydun? Yoksa… İmdat mı gönderdi seni?”

“Şükrü abi, benim ben, Nihal. Her gün geliyorum ya sana, yardıma. Unuttun mu beni gene?”

Şükrü gözlerini kıstı. Bakışı buğulandı,

“Aa, Nihal, kızım, sen nasıl da büyümüşsün. Elimden tut da ben kalkayım yerden, Aytül de gelsin bize bir çay demlesin.”

“Ah Şükrü abi,” dedi Nihal, yavaşça dizlerinin üzerine çökerken, “Bu sabah biraz daha karışmış senin kafan. Az dur, dur hele, bende de hal kalmadı artık, kaldıramam tek başıma seni. Sırf ananın emaneti saydığım için sana geliyorum ben. Komşuya haber edeyim de onunla kaldıralım seni.” 

“Alo, Hüsna Hanım, hah, benim ben Nihal, Şükrü abinin Nihal, iki dakka geliver anacım, Şükrü abi düşmüş. Ben mi kaldıraydım tek başıma? Bende hal mi kaldı, geldik kaç yaşına. Tövbe, tövbe… Hele bi gel de kaldıralım adamcağızı yaş yerden, kaldıralım da yatıralım yatağına, bir de doktor çağıralım acilen, hadi çabuk!”

Delilerin İçinde

Kapı çaldı, açtım, Zeliha abla gelmiş, 

“Canım benim, evde miydin?” 

Hayır yokum abla, kapıyı açan da on yıl önce ölmüş büyük annem demek istedim ama diyemedim.

“Kapıyı açtığıma göre herhalde evdeyim, ne saçma soru bu Zeliha abla!” 

“İyi o zaman, bak ben geldim.”

“Yapma ya, iyi ki söyledin, ben de kim geldi acaba diyordum!”

Tam o sırada telefon çalmaya başladı. “Zeliha abla sen geç içeri, şurada terlikler var.” dedikten sonra onu kapıda bırakıp salona koştum. Arayan annemmiş.

“Döndün mü kızım sen İstanbul’dan?” 

“Anne sen nereyi aradın?”

“Senii,”

“Beni de, nereyi aradın anne!”

“Senin evini aradım tabii, ben cep telefonu aramam bilmez misin? Hem sen hangi telefonu açtığının farkında değil misin? Kızım senin kafan mı iyi?”

“Anne esas sana ne demeli? Evimi arıyorsun, telefonu ben açıyorum, ‘döndün mü kızım’ diye soruyorsun. Dönmesem, ev telefonunu nasıl cevaplarım söyler misin lütfen?”

“A, Melike, senin de sinirlerin tepende evladım. Sen bir toparlan sonra konuşuruz.”

Annem kapattı telefonu. Zeliha abla seslendi. 

“Kızım Melike, bu terlikler bana küçük geldi, bir numara büyük var mı?”

“Var tabi abla olmaz mı ama önce yarım numara büyüğünü vereyim, bunların kalıpları geniş, olmazsa diğerini dene,” demek geldi içimden de Allahtan sustum. 

“Abla elimizde bunlar kaldı.” Dedikten sonra asabi bir kahkaha attım, artık anladıysa anladı. 

Ayy yok, anlamamış, hiç anlamamış hem de.

“Melike eskiden başka terlikler verirdin sen bana, bunlar hiç rahat değil evladım da neyse giydim artık. Sende emaye tencere var mı kızım?”

“Abla emaye tencereyi ne yapacaksın? Şart mı emaye olması? Kullansana evdeki tencerelerinden.”

“Sabah aklıma geldi, emaye tencerede çorba yapardım eskiden, dedim yine öyle bir çorba kaynatsam ama baktım atmışım bütün emaye tencereleri. Varsa ver de kullanayım.”

“Yok abla yok, emaye tencere mi kaldı, hem zararlı onlar, içleri dökülüyor, zehir, zehir.”

“Kahven var mı Melike?”

“Vardır abla, getireyim.”

“Yok yok, orta bir kahve yap da içelim, varsa yanına bir de akide koyuver kızım.”

Oldu abla, bir de likör ilave edeyim, gümüş tepsiye dantel de serer getiririm şimdi, demek istedim ama onu da diyemedim. 

“Abla akide nereden olsun bende, bilmiyor musun ben insülin kullanıyorum. Hem sen de şeker ilacı içmiyor muydun? Akide yenir mi hiç. Kahve için de kusura bakma, ben çıkıyordum şimdi evden. Yarın buyur kahveye.”

“Aman, annen duymasın, kadının içi sızlar. Ben böyle mi yetiştirdim bu kızı der. Komşun gelmiş, üstelik ablan sayılır, bir kahve içip gidecek, kapıda karşılarken saçma saçma konuşmuşsun, sonra vermişsin ayağına küçük gelen terlikleri, bir kahve içer misin diye sormadığın gibi, kahve isteğini de geri çevirmişsin. Durur muyum bir dakika daha burada, gideyim de anneni arayayım, arayayım da kadıncağız duysun senin yaptıklarını.”

Bana ters bir bakış atıp kapıya yöneldi. Artık nasıl sinirlendiyse, ayakkabılarını giymeyi unutup ayağına bir numara küçük gelen terliklerle gitti evine. 

Tam bir oh çekip kapıyı kapatacağım sırada kapıcı Ahmet efendi göründü merdivenlerin başında. 

“Abla evde miydin?”

Artık sinirim dilimin ucunda durduğu için hiç düşünmeden,

“Ahmet efendi, evimin kapısının önünde durduğuma göre, ben nerede olabilirim?” 

“Abla, bugün kaloriferler yanmayacak, yakıt parasını ödememişsin, bir de üst kat ödememiş, yönetici ‘Yakma kaloriferleri, bütün komşulara da haber ver, Melike Hanım ve İsmet Bey yakıt parası ödemedikleri için gaz alamadık de’ diye tembihledi.

Hah bir bu eksikti. 

“Ahmet efendi, hava eksi dokuz derece, gece eksi on beşleri bulur dediler, bu havada kalorifer nasıl yakılmaz yahu, hiç mi gaz kalmamış.”

“Yoo, gaz var, ama siz utanın istiyor herhalde.”

“Delilerin içinde kaldık yahu.  Ahmet efendi, İsmet beyi bilmem de ben yoktum ya burada . Özellikle arayıp, ‘Aidatı elden topluyorsunuz diye bankadan yollamıyorum, dönünce vereceğim.’ demedim mi ben sana? Nereden çıktı bu utandırma mevzusu yahu.”

“Abla valla ben bilmem, yönetici ne derse o, beni işimden mi edicen sen. Bu gece kalorifer yanmayacak, müsebbibi de sen ve İsmet abi. Anladın sen onu.” 

“Ha, abla bir de girişteki Şaheste teyze diyor ki, İsmet abiyle Zeliha abla arasında bir şeyler varmış, anlarsın ya, yönetici ondan da gıcık almış anlaşılan. Bu apartman namuslu apartmandır söyle onlara dedi. Zaten senin bu yaşında yalnız oturman da apartmanın namusuna tersmiş. Geceleri senin evine birileri gelse kim bilecekmiş. Annenin ilgisizliğindenmiş bunlar. Baban hayattayken böyle şeyler olmazmış. Baban ölüp annen de evi sana bırakıp gidince, meydan boş kalmış.”

Ay camdan kafamı çıkarıp yangın var diye bağırmak istiyorum. Kapat kapıyı Melike, kapat, daha fazla muhatap olma bunlarla. Kimsede akıl mantık kalmamış. Gelmez olaydım İstanbul’dan, yolda kaza geçirip ölseydim de olurdu hatta.

Kader

Gelen giden uçakları gösteren ekranın önü yine kalabalık. Aralardan geçip görmeye çalışıyorum. Yokmuş rötar. Ne yazık. 

Gitmek istemediğim bir yolculuğun arifesindeyim, canım acıyor, istemiyorum ama gidiyorum. 

Son dakika bileti alınca böyle oluyor, en arka sıranın bir önü, üstelik de orta koltuk, hayatın bana sunduğu sıkışmışlığın temsili olan orta koltuk. Binerken soruyorum, önlerde koridor koltuklarında boş yer var mı? Hostes çok net, hanımefendi uçağımız tamamen dolu. 

Tam arkamda oturan kadın hala telefonda konuşuyor. Yalnız konuşmuyor, bir de kahkaha atıyor uçakta oluşuna aldırmadan.

Bagajlarına yer bulamayan insanlar koridoru tıkıyorlar, hostes sürekli anons yapıyor, bir başka hostes, koridoru tıkayan onca kalabalığa rağmen aralardan geçip bir öne bir arkaya gidip geliyor. Tıpkı hayatın bize sunduğu anlamsız koşturmacanın temsili. 

“Kalkış için masaları kapatın, kemerlerinizin bağlı olduğunu kontrol edin.” Kime ne ki masamdan, kemerimden. Koruyucu önlemlermiş, “Ha ha, yemeyin beni!” diye haykırmak geliyor içimden, “Yemeyin! Herkes kendi kaderini yaşar. Siz kimseyi kaderinden koruyamazsınız anlıyor musunuz, koruyamazsınız.”

Arka koltuktaki kadın hala telefonda, şeytan diyor ki …

Pilot uçuş süresini iki saat on beş dakika olarak belirlemiş. Hava trafiği ve koşulları bir aksilik etmezlerse saat 16:50’de inermişiz. Siz de geldiniz mi dediğime. Demedim mi kaderin önüne kimse geçemez diye. İşte siz de kaderin kurbanı olma ihtimalini itiraf ediyorsunuz. 

Sol yanımda oturan adam uyudu. Sağımdaki gazete okuyor. Kim kaldı gazete alan bu devirde, bir de sayfaları kıvırmadan açıyor, utanmasa gazetenin sol sayfasını benim kucağıma koyup okuyacak. Arkadaki kadın bu defa da yanındakiyle konuşup kahkahalar atıyor, keşke kadının sesini kısabilecek bir uzaktan kumanda olsa elimde.

Yemek servisi başladı. Uçağın içi soslu tavuk kokuyor. Yerden bilmem kaç feet yüksekte olduğunu hatırlayan yok. Sanki restoranda ayırttıkları masalarda oturmuş iştahla yemeklerini yiyip yanında da şarap içiyorlar. 

Ben yemiyorum, hostesin bana uzattığı tepsiyi kendisine geri veriyorum. Uyumak üzere gözlerimi kapatıyorum, galiba uyuyorum, belki de kendimden geçiyorum. 

Anonsla aralanıyor gözlerim, inişe geçtiğimizi haber veren iniş anonsu. “İniş için alçalmaya başlıyoruz, kemerlerinizin bağlı, masalarınızın kapalı olduğunu kontrol edin.” Keşke hayat da bütün inişleri önceden anons etse, öyle pat diye inmesek, önden kemerleri bağlayıp, masaları kapatabilsek ama olmuyor, olamıyor, pat diye iniveriyorsun bilmediğin bir yerlere. Ne kadar kaçarsan kaç, eninde sonunda buluştuğun kader.

Hep bir an önce kapıdan çıkmak için telaş eden ben, pencere kenarındaki adam geçmek için izin istemese, ineceğimi unutmuşçasına oturuyorum koltukta henüz çözmeye yeltenmediğim kemerimle ve içinde yol almak istemediğim kaderimle birlikte. “İzninizle hanımefendi,” telaşla çözüyorum kemerimi, koltuk ceplerini kontrol edip çıkıyorum koridora. Uçakta en sinir olduğum insan tiplemesi, sanki parkta yürüyüş yaparcasına yaylana yaylana yürüyenler. Bu defa o sinir olunan insan benim galiba, en küçük adımlarla yürüyorum çıkışa. 

Tuvalet işareti beni bagaj bantlarına gitmekten kurtaran bir ara kaçış. Önce ellerimi yüzümü yıkıyorum, aynada kendime şöyle bir bakıp tuvalete giriyorum, çıktıktan sonra tekrar ellerimi yüzümü yıkıyorum, dişlerimi fırçalıyorum. 

Bagaj bandına geldiğimde kimsesiz dönüp duran lacivert bavulun benim olduğunu kenarındaki kırmızı kurdeleden anlıyorum. “Kimsesiz”, sevmiyorum bu kelimeyi, neden tekrar edip duruyorsam.

Kim geldi acaba beni karşılamaya. Neden merak ettiysem, altı üstü havaalanından eve götürecek birisi, kim olduğunun ne önemi var.

Hoş geldin diyor, sadece kuru bir hoş geldin. Yol boyu hiç konuşmuyoruz, görünen o ki konuşmak istemeyen yalnız ben değilmişim, iki kişilik bir tercihmiş arabaya dolan suskunluk. 

Etrafı izliyorum. Her şey aynı görünüyor. Aynı binalar, aynı yollar, hatta ağaçlar bile aynı.

Beş yıl, altı ay, on yedi gün geçmiş gidişimin üzerinden. 

Annemin intiharı, cenaze, babam, abim, kardeşim, babamın bir anda ortaya çıkan sevgilisi. Kırgınlığım, hüznüm, kaçışım, yeni hayatım, yeni hayatımdaki kimsesizliğim, kabullendiğim, belki de kabullenemediğim kaderim.

Sesim kulaklarımdan gitmiyor, “Nasıl izin verdik annemin gitmesine, nasıl göz yumduk onun bunu kendine yapmasına!” diye çınlayan çığlıklarım. Annemi haksız, kocasını, yani babamızı haklı bulan abim ve kardeşim, boş gözlerle ve sarıya boyalı saçlarıyla bizi izleyen, ne olup bittiğini bile anlayamadığını, zaten anlayacak kadar bile beyni olmadığını düşündüğüm babamın sevgilisi.

Tek bir valizle kapıdan çıkışım, sadece köpeğimin arkamdan bakışı, gidişim. Neye ve nereye olduğunu bilmeden çıktığım ilk yolculuk. Tam beş yıl, altı ay, on yedi gün önce kemerimi bağlayamadan, masamı kapatamadan çıktığım kader yolculuğum. 

Evin önünde duruyoruz. Evimiz demeye dilim varmayan ev de her şey gibi aynı. Evimiz demeye dilim varmıyor, çünkü tam beş yıl, altı ay, on yedi gün önce oradaki “biz eki” yok oldu. O zamandan beri orası sadece bir ev benim için, tıpkı diğer evler gibi bir ev.

Bana bir şey söylemek ister gibi bir an duraksıyor, sonra vazgeçip iniyor abim arabadan, ben oturuyorum. Kardeşim çıkıyor evden. Gözleri ağlamaktan şiş. Anneme de ağlamıştı, babamın yaptıklarını haklı bulmuş, ama ağlamıştı anneme de. Demek kader onu ağlatıyor. Ben o zaman da ağlamamıştım, iki gece önce kardeşim telefonda babamız öldü dediğinde de ağlamadım. İniyorum arabadan, eve doğru yürüyorum. Köpek çıkıyor kapıdan kardeşimin yanından geçip bana doğru koşuyor, köpeğimiz, benim köpeğim, tam beş yıl altı ay on yedi gündür görmediğim köpeğim. Elimdekileri yere bırakıyorum, nemli taşların üzerine oturuyorum, köpeğimi kucaklıyorum, ağlıyorum, tam beş yıl, altı ay, on yedi gündür ilk defa ağlıyorum, hem de hıçkıra hıçkıra.

Sabah Kahvesi

Yediye on kala çaldı telefonum, ben yedide kalkacaktım oysa. Gözümün birini açıp baktım. Tabii ki arayan annem. 

“Güzel kızım günaydın, hadi kalk artık, kahvaltını et, iş görüşmene geç kalma annem. Bak epeydir bir ilan çıkmamıştı senin bu nadide işin için.” 

Hey Allah’ım ya, illa bir laf sokacak! Nadide işimmiş! 

Öyle, nadide! Ben memnunum halimden anne, sana ne? Hem ben sabahları kahvaltı etmiyorum kendi evim olduğundan beri. Ayrıca otuz beşindeki koskoca bir kadın artık senin ufak kızın olamaz anne demek istedim ama diyemedim tabii. Çünkü hatırladım; annelere karşılık verilmez. “Günaydın anne, tamam, hoşça kal,” diyebildim sadece. Ama benim bu yalın sözlerim karşılıksız kalamadı elbette. 

“Ah benim güzel kızım, ben sana şöyle adını bildiğimiz bir şey ol dedim ama nerde… Hep kafanın dikine gittin. Şu yaşa geldin, hâlâ bekar, çocuksuz, hatta işsiz dolanıyorsun ortalıkta. Gel bizimle otur diyoruz ama dinleyen kim? Bak, baban hâlâ bir mana veremiyor, ‘Kocasız bir kızın ne işi var ayrı evde?’ diye söylenip duruyor her gün.” 

Her konuşmamız dönüp dolaşıp buraya geldiğinde duyamıyormuş gibi yapmak en iyisi. 

“Annecim, benim bu giriş katta hat çekmiyor, hadi iyi günler.” 

Tam kapatacakken kulağıma gelen “Allah zihin açıklığı versin” cümlesi bardağı taşıran son damla oldu. Gerçi öyle oldu da ne oldu? Sessizce kapatıverdim telefonu. 

Söylene söylene kalkıp camdan baktım; dışarısı kar içinde. Bir bu eksikti. Hiç sevmem karı. 

Hayatım saçma benim anacım. Mesela gideceğim şu iş görüşmesinin saati bile saçma. Dün ilana başvurduktan hemen sonra bir kadın aradı, “İyi günler, sizi yarın sabah dokuza on kala bekliyoruz,” dedi. Ardından da, “Tam saatinde burada olmazsanız görüşmeye almayız sizi, haberiniz olsun,” diye ekledi.  

Dokuza on kala ne yahu? Dokuz dersin tamam, sekiz buçuk dersin tamam, hatta dokuz buçuk desen o daha da tamam ama dokuza on kala da nedir? İnsanın sinirini tepesine çıkarıyorlar. Ama ne yapacaksın? “Peki efendim,” deyip kapatıyorsun telefonu.

Neyse, uzatmayayım, saçım makyajım, kıyafetim filan derken yarım saat geçiverdi. Sanki annem evdeymiş de ondan kaçıyormuşum gibi, bir kahve bile içemeden çıktım evden. 

Gayet dikkatli bir şekilde yürümeye başladım karların üzerinde. Allahtan yakın gideceğim yer, diyecekken kafamın içinde sesli düşünceler dolaşmaya başladı. Gideceğim yer yakın olmasına yakın da, bu karda buzda nasıl yürünür? Ya kayıp düşersem? Zar zor susturdum düşüncemin düşersem sesini. Bu defa da, “Düşerim dersen düşersin güzel kızım!” sesi doldu kulaklarımın içine. Ya anne bir sus Allah aşkına! Telefonu kapatıyorum; kafamda yine sen varsın. Tamam, düşerim filan demiyorum. 

Ben karda düşmemeye çalışarak iş görüşmesi yapacağım yere doğru adım adım ilerleyedurayım, yakınlardaki kahve dükkânından yayılan mis gibi kahve kokusu da burnuma doğru ilerlemeyi başardı. Sabah kahvemi annem yüzünden içemediğim için olsa gerek, saate bakmaya bile gerek duymadan, küçük kahve dükkânına doğru yürümeye başladım. 

Dükkânın yılbaşı süsleri asılı kapısından içeri girdim. Dışarısı buz gibiydi ve içerisi sımsıcak; bir de benim gözlüklerim var desem, aklınıza ne gelir? Gözlük kullanan arkadaşlarımı duyar gibi oldum. Evet, cevap doğru, gözlük camlarım tamamen buharlandı. Etrafı görebilmek için gözlüğü elime alıp, boynumdaki yün atkı ile silmeye başladım. 

Bütün dikkatimi bu işe vermesem iyiymiş ama artık vermiş bulunmuşum ve bu yüzden de önüme çıkan halının kıvrımını görme şansım olmamış. İlgili kıvrıma takılan ayağım sayesinde karda düşmemiş olsam da kahve dükkanının ortasında bu mevzuyu halletmiş oldum.  

Mevzu dediysem, öyle basit bir ayak takılması ve sendeleme sanmayın, yanılırsınız. Bayağı kapsamlı bir düşüşe maruz kaldım. Düşerken gözlüğüm bir elimden fırladı, çantam diğer elimden. Onları tutmaya çalışırken önümde ne var acaba diye bakmayı da akıl edemediğimden benden hemen önce dükkâna giren ve kahvesini sipariş etmek üzere kasaya doğru ilerleyen genç adamı fark etmedim doğal olarak. Ne alakası var diyorsanız, biraz durun lütfen, çünkü hikâyenin en can alıcı noktası buradan doğdu. Hazırsanız söylüyorum, ben o adamın üzerine düştüm. 

Karşısındaki duvarda yazılı olan kahve çeşitlerini incelerken birinin arkasından gelip üzerine düşmesini hiç beklemediği için olsa gerek, zavallı adam da dengesini kaybedip benim sayemde öne doğru kapaklandı. O da bencileyin tek başına düşmek istememiş olsa gerek ki, ona da elindeki gazetesi eşlik etti. 

Daha önce iki defa dükkân için küçük demiştim hatırlarsanız. Ben şu kadar kısa zamanda iki defa belirtmişim dükkânın küçüklüğünü ama dükkânın fikirsiz sahibi bu durumun benim kadar farkında değil. Nereden çıkartıyorsun derseniz, buranın iki katı bir yere sığacak kadar çok masa doldurmuş içeriye. Ve inanılır gibi değil ama karın ve buzun en çok olduğu şu sabahın köründe neredeyse tüm masalar dolu. 

Her neyse, hadi siz şu düşme sahnemi bir gözünüzün önüne getirin Allah aşkına. Beni, gözlüğümü, içindekilerle beraber yere saçılan çantamı, genç adamı ve gazetesini. Sonrasını tahmin edersiniz: Kasiyerin arkasında kahve hazırlayan mavi saçlı genç kızla beraber yaklaşık yirmi dört göz, yaptıkları her şeyi bir kenara bırakmış bize bakıyor. Bu sessiz bir an oldu sanmayın. Yirmi dört göze “Amaaan!” diye bağıran on iki ağzın eşlik ettiği bir ânın içinde kaldık genç adamla. Hadi ben bunu hak ettim de, zavallı adamın günahı ne? 

El âleme daha fazla rezil olmamak için bir an önce kendimi toparlayıp kalkmaya çalışırken botlarımın fermuarının halıya takıldığını görmeyen ben, tekrar ve daha şiddetli bir şekilde düşmez miyim?  Üstelik önümdeki adam da tam kalkmak üzereyken tekrar onun üzerine? Yok artık! O kadar da dangalak değilim!  Bu sefer kendi kendime düştüm ama bana bakan göz sayısında bir değişiklik olmadığı gibi büyük bir kahkaha koptu dükkânın içinde. Yalnız kahkaha olsa o da iyi, kahkahalara eşlik eden ve kahve fincanlarına vurulan bıçak çatal sesleri yüzünden neye uğradığımı iyiden iyiye şaşırdım. 

Genç adam aniden arkasına dönüp “Geçmiş olsun hanımefendi! Ama galiba sizin yerden kalkmaya pek niyetiniz yok!” dedi gülerek. Bu zarif davranışa sessiz kalamayan müşteriler bu defa da “Vay be! Ne kibar adam!” diye haykırdılar hep bir ağızdan.

Benim halim içler acısı, bir ayağım halıya takılı, diğeri ile kalkmaya çalışıyorum, tekrar düştü düşeceğim. Bu arada, ayağımdaki botlara ne demeli? Onca karda buzda işe yarasın da küçücük bir halı kıvrımında düşürsün beni, yuh yani! Baktım durum fena, önce bir özür dileyip sonra da yardım istemeye karar verdim adamdan. 

Özür diledim dilemesine ama “Yardım eder misiniz?” diyemeden geldi adam yanıma. 

“Hadi bakalım, sizi kaldıralım önce,” dedi. 

“Dokuza on kala mülakatım var, geç kalıyorum,” dedim nedense! 

O sırada kasiyer kızın dükkânın muhtelif yerlerine uçurduğum eşyalarımı toplamakta olduğunu fark ettim. Allah’ım, dedim, sadece bir kahve içecektim, olanlara bak! 

Kasiyer kız eşyalarımı uzattığında, aralarında gözlüğümün olmadığını fark ettim. 

“Şey… Gözlüğümü gördünüz mü acaba? Ben o olmazsa göremem de… Gözlerim yedi numara miyop!” 

“Yerde göremedim ama emin misiniz gözlük düşürdüğünüzden?” 

Ne yani? Sen bana yalancı mı diyorsun? Ben asla yalan söylemem! Hem gözlüğüm sizin dükkâna girdiğimde buharlandığı için düştüm zaten! Sana yalan borcum mu var? Tövbe tövbe!  demek istedim ama tabii ki diyemedim.

Tam o sırada, “Merak etmeyin, bulunur nasılsa,” dedi genç adam. 

Ben kendisinden hâlâ çok utandığımdan, kız bulamadıysa nereden bulunacak, kim aldı gözlüklerimi?filan diye söylenemedim de. 

Sakince, “Peki,” dedim, “Ben gideyim o zaman.” 

İyi ama nasıl? Gözlüksüz nereye gidiyordum! 

Adam durumumu anlamış olsa gerek ki, dükkândaki tek boş masayı işaret ederek, “Siz şu masaya oturun, ben bir kahve getireyim, sonra da gözlüğünüze bakalım,” dedi.

Tam o sırada, benimle mülakat yapacak kişinin de dükkânda olabileceği aklıma geldi nedense. 

“Hiç alır mı artık beni işe!” diye söylendim. “Gitti benim yıl başına yeni işle başlama hayallerim! Kaldırıp atın şu kenarı kıvrık halıyı buradan! Hem kahve dükkânında halının işi ne? Burası halıcı mı? Benim gibilere tuzak kuruyorsunuz! Burada mı beni dokuza on kala mülakata çağıran kişi? Buradaysa elini kaldırsın!”

Birden yandaki masaların birinden bir el kalktı. Ufak tefek, gözlüklü, siyah ceket pantolon giymiş bir kadın, “Evet, ben çağırdım sizi,” dedi, sesi titreyerek. 

“Neden hanımefendi? Niçin dokuza on kala? Sekiz buçuk ya da dokuz değil de, dokuza on kala? Belki de sizin yüzünüzden düştüm! Yalnız ben değil, bu beyefendi de sizin yüzünüzden düştü! Gözlüğüm de sizin yüzünüzden kayboldu! Gözlerim yedi numara miyop, haberiniz var mı? Görmüyorum şimdi hiçbir şeyi.” 

“Şey… Sabahları önce bir kahve içip öyle ofiste olmayı severim. Evden çıkma saatimse en erken sekizi yirmi geçe olabilir. Çünkü anneme ilacını içirme saatimdir bu. Evde kahve makinam olmadığı için koşarak buraya gelirim sabah kahvesine. Tam on dakika sürer kahvemi içmem. Sonrasında buradan ofise yürümek de on dakikamı alır. Mülakata gelecek kişilere sekiz buçuk desem, kahve içmeye yetişemem. Dokuz desem, uzun uzun oturmam gerekir bu dükkânda. Fakat burası her sabah çok kalabalık olur, uzun oturursam benden sonra gelecek müşterilerden biri ayakta kalır. İşte o yüzden dokuza on kalaya veriyorum mülakat randevularını. Her şey benim yüzümden olduysa eğer, kusura bakmayın lütfen!” 

Tüm bunları alçak bir sesle, hatta biraz ezikçe söyleyen kadın, bir anda farklı bir düğmesine basılmış oyuncaklar gibi değişiverdi ve sinirlenip bağırarak konuşmaya başladı: “Hem düştüyseniz düştünüz! Önünüze baksaydınız da düşmeseydiniz! Ayrıca, mülakat randevusunu istediğim saate veririm, size ne? İş arayan sizsiniz, ben ne dersem onu yapmak zorundasınız. Beğenmediyseniz reddetseydiniz mülakata gelmeyi. Hem beyefendi benim yüzümden filan düşmedi, ben bütün olayı izledim, üzerine kapaklanarak onu siz düşürdünüz. Sakarlığın daniskası!” 

Bunu da dedikten sonra adeta düğmesine tekrar basılan kadın, kaybolan bir sesle, “Umarım bir şeyiniz yoktur,” dedi ve kahvesinden bir yudum alıp masasındaki kitaba uzandı. Hiçbir şey olmamış gibi kitap okumaya başladı!

Şaşkınlıkla kadını anlamaya çalışırken üzerime bir çekinme duygusu geldi. Sonra birden, sanki benim de düğmeme basılmışçasına, tekrar seslendim dükkândakilere: “Bakın, bu son çağrıdır! Gözlüğümü gören, bulan, önceden aramadığı halde ben ilan ettikten sonra arayıp bulan, gözü yedi numara miyop olduğu ve beğendiği için alıp çantasına atmış biri varsa içinizde, acele olarak kasaya teslim etsin!” 

Bu defa kasiyer kız sinirlendi. “Hop! Bir dakika! Zaten bütün eşyanızı topladım! Siz burada olduğunuza göre neden bana teslim edilecekmiş gözlüğünüz? Size getirip versinler. Benim işim başımdan aşkın! Baksanıza şuranın kalabalığına. Herkes gülümseyerek ayrılacakmış bizim dükkândan! Bizim patronun mottosu, bu! Gelsin kendisi güldürsün herkesin yüzünü! Görsün bakalım, o kadar kolay mı!” 

Heyecanın dorukta olduğu o anda müşterilerden birinin telefonu acı acı çalmaya başladı. Telefonun sesini duyanlar büyük bir hışımla sahibine dönerek, hep bir ağızdan, “Sessize alsana be kardeşim!” diye söylendiler. Adam onlara bakmaya bile cesaret edemeden, utanç dolu bir ifade ile kapattı telefonunu.

Kasiyer kız telefonu çalan müşteriye ters bir bakış gönderdikten sonra devam etti: “Bakın işte, şu kadın düştü, eşyalarını topladım o kadar! Teşekkür etmek yerine, kaybolan gözlüğünün bana teslim edilmesini istiyor bir de! Sonra ne olacak? Gelip bana soracak gözlüğünün bulunup bulunmadığını. Bulunamamışsa bana sinirlenecek! Bir karış suratla çıkacak dükkândan. Çıkarken dükkânın kameralarına yakalanacak. Akşam patron kamera görüntülerine bakıp, ‘İşte! Gülümsemeden ayrılan bir müşteri! Bugünün yevmiyesini kesiyorum!’ diyecek. Akşam yemeği paramdan olacağım!”

Kasiyer kız sözlerini tamamladığında, dükkânın içinde büyük bir alkış koptu. Bütün müşteriler kasiyer kızı heyecanla alkışlıyor, yan gözle de bana bakıyorlardı ters ters. Bu alkışlarla yüreklenen kasiyer kız alaycı bir gülümsemeyle bana baktıktan sonra, olduğu yerde reverans yaparak müşterilerin alkışlarını kucakladı. Kasiyer kızı biraz daha rahatlatmak isteyen müşteriler bu defa da tavanda asılı kameralara dönüp gülümseyerek onu desteklediklerini patrona gösterdiler.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi düşürdüğüm genç adam elindeki mendille gözünden akan bir damla yaşı silerken yakalandı bana. “Yok bir şey, burnum aktı,” diyerek durumu açıklamaya çalıştı ama benden kaçar mı? “Beyefendi o zaman neden gözünüzü siliyorsunuz, sizin burnunuz gözünüzden mi akıyor?” dedim patavatsızca. 

Benim böyle dediğimi duyan siyah takımlı mülakatçı kadın oturduğu yerden zıplayarak, “Adamı yerlere düşürdüğünüz yetmedi, bir de mahcup etmeye mi çalışıyorsunuz? Burnum aktı diyorsa, burnu akmıştır!” diye bağırdı.

Gözyaşını silen genç adam gülümseyerek siyah takımlı kadına baktı ve gözleri ile teşekkür etti. 

Tam, “Hem siz bana kahve getireceğinizi söylemediniz mi az önce? Hani nerede kahve?” diyecektim ki, aklıma birden gözlüklerim geldi gene. Tüm bu olan biteni nasıl görüyordum acaba gözlüksüz? Yoksa, para bulamadığım için muayeneye gitmediğim yıllarda gözüm kendiliğinden iyileşmişti de benim mi haberim yoktu? Bunu nasıl test edebilirim diye aklımdan geçirince, karşımdaki duvarda yazılı olan kahve çeşitlerini okumaya çalıştım. O sırada, siyah takımlı kadının hızla kasaya doğru yaklaştığını fark ettim. Üzerine düştüğüm adam da tam kasanın önünde duruyordu. Kadın hızla adamın koluna girdi. “Uzun zamandır sizin gibi birisi ile tanışmak istiyordum; terbiyeli, yardımsever, nazik ve duygulu! Gelin beyefendi, yandaki dükkânda bir çay içelim.” 

Genç adam, kadının koluna girmesinden hoşnut bir biçimde, olur dercesine başını salladı. Birlikte kapıya yöneldikleri sırada bir kırılma sesi geldi. O da ne? Kadın gözlüğüme basmış, gözlüğüm ortadan ikiye ayrılmıştı. Üstelik henüz gözlerimin iyileşip iyileşmediklerini bile anlayamamışken! Anlaşılan, bu sesi yalnız ben duymamıştım çünkü müşteriler hep bir ağızdan “Ooooo!” diyerek üzüntülerini seslendirdiler.

Öfkeyle konuşmaya başlamama ramak kalmıştı ki, kadın bana döndü ve “Mülakatınızı dokuz otuza erteliyorum, tam istediğiniz gibi,” dedi. Tekrar genç adama döndü, hiç istifini bozmadan “Kırk dakikamız var, acele edelim,” dedi. 

Tam kapıya uzanmışlardı ki, içeri giren yeni müşteriler nedeniyle birbirlerinden ayrılmaları gerekti. Adam önde, kadın arkada çıkacakları sırada, kadının ayağı az önce benim takıldığım halının diğer kıvrılmış yerine takıldı. Kadın öne doğru kapaklanırken elindeki çantası ve gözlüğü etrafa saçıldı. Tam önünde duran ve kadının düşmekte olduğundan habersiz olan genç adam korunmakta bir kez daha geç kalınca, öne doğru kapaklanarak kendini gene yerde buldu. Bense mülakat randevumun dokuz otuza ertelenmiş olmasının verdiği keyifle, “Bir latte lütfen!” dedim kasadaki kıza ve genç adamın oturmamı söylediği boş masaya değil, siyah takımlı, gözlüklü mülakatçı kadının kalktığı masaya oturdum. Ben oturur oturmaz, dükkândakiler ayağa kalkıp delicesine alkışlamaya başladılar. Kulağıma tiyatro sahnelerinin ahşap zeminini süpüren meşhur kırmızı kadife perdenin sesi gelir gibi oldu. Perdenin kapanmasını beklercesine donup kaldım.

Zamanda Duraklamak

Photo by Andrik Langfield on Unsplash

Uzun zamandır blogda bir şeyler yazma fırsatı bulamamıştım. Dün Linkedin’de paylaştığım yazı beni de biraz düşündürdü ve yeni aya başlarken blog yazılarıma geri dönme konusunda kendime bir hatırlatma yapmamı sağladı.

Dünkü yazımda telaşlı ve aceleci yaşam alışkanlıklarından ve bu alışkanlıklarla ilgili ufak değişikliklerin iyi gelebileceğinden söz ettim. Ara vermek ve durmak için ayıracağımız kısa molaları hatırladım ve hatırlattım. O yazıyı da buraya ekleyeceğim ama önce ufak bir giriş olsun, kimselere yetmeyen, oysa dünyanın belki de tek adil ve eşit kaynağı olan zaman konusuna bir bakalım istiyorum.

Zamanın bir metaforu olsa, yani zamanı bir şeye benzetecek olsanız neye benzetirdiniz diye sorsam, neler gelir aklınıza? Ben kendi metaforumu yazayım, siz de düşünün, benim metaforum “yürüme bandı”, hani havaalanlarında filan olan bantlardan. O bant her durumda kendi hızında ilerliyor, tıpkı zaman gibi. Kimileri bandın hızını kabul ederek bandın üzerinde duruyorlar ve bantla ilerliyorlar, kimileri bandın hızını beğenmeyip koşuyorlar, kimileriyse bandın dışında kalıp bandın akışını ve üzerindeki insanları izliyorlar. Zamanla ilişkilerimiz de böyle değil mi, kimimiz zamanın akışı ile uyumlu olmayı kabul ederken kimimiz telaş ve aceleyle daha hızlı gitmeye çalışıyoruz, kimimiz de zaman akışının dışında bir yer bulmaya çalışıyoruz. Sonunda geldiğimiz noktada, pek çoğumuz zamanın yetmemesinden ve sıkışmışlıktan dert yanıyoruz. Soranlara hep “koşturmaca” cevabı verip o koşturmacanın duygusunu içimizin en derininde hissediyoruz.

Aşağıya da eklediğim dünkü yazım, bu koşturmaca duygusunu azaltmaya ve belki de kısacık bir zihin dinlenmesinin ardından her ne yapıyorsak oraya dönmeye yönelik minicik bir ipucu taşıyan bir yazı oldu;

“Zaman” ve “duraklamak”, yaşamın tamamında gündemi işgal eden iki büyük mesele. Bu meselelere eşlik eden bir konu da “alışkanlıklar”, yani yaşamdaki kısa yollarımız, bir diğer deyişle, üzerinde düşünmemize gerek kalmadan yaptığımız davranış, düşünce ve duygu tekrarları.

Pema Chödrön, “Sıçrayış” isimli kitabında, alışkanlıkları, emniyette olmakla, ayaklarımızın yere basmasıyla ve rahatlıkla eşleştirdiğimizi söylüyor. Bir anlamda her zaman konforlu olmasa da içinde kalmaya devam ettiğimiz konfor alanlarından söz ediyor.

Epeydir, “hızlı” sandığımız “telaşlı” yaşamlar üzerinde düşünüyorum. Bu yaşamların içine yerleşen alışkanlıkların ne kadarı gerçekten konforlu, nasıl alışkanlıklar eklense, durup soluklanmamıza izin vermeyen yetişme ve yetiştirme kaygısından, o kaygının içimizde yarattığı “koşturma” hissinden uzak bir yaşam kurgusu mümkün olur anlamaya çalışıyorum.

Araştırdığım kaynakların bu konuda işaret ettiği ortak fikirlerden biri, “duraklamak” daha doğrusu, “duraklamaya izin vermek”.

Zamanla ilişki üzerinde konuşurken gün içinde “versek ne kadar iyi olacak molalardan” söz ederim. Beş dakika olsun durmak ve sakince zihnimizin durmasına izin vermek günün devamına ne kadar yardımcı olur düşünsek derim. Ama o sırada en başta sözünü ettiğim “alışkanlıklar” koşar gelir ve böyle bir şeyin bunca iş arasında mümkünsüzlüğünü fısıldar. Geçerli gerekçeler hazırdır; yetişecek raporlar, bekleyen müşteriler, girilecek toplantılar, yetmeyen çalışma süreleri.

Pema Chödrön alışkanlıkları istediğimiz zaman giyip, istediğimiz zaman çıkarabildiğimiz giysilere benzetiyor ve giyinmek bir alışkanlık haline geldiğinde giysilerden uzaklaşmanın istenmeyebileceğini vurguluyor. Yani, beş dakikalık mola için bile hazır bahanelerden söz ediyor; “Yapılacak onlarca iş beklerken mi!”

Özetle, hızlı akan zamanın içinde yavaşlamak, dış koşullara rağmen iç koşullarımızı yönetmek için kısa mola zamanları yaratmak, o zamanlarda duraklamak ve zihnimizin sakinleşmesine izin verip telaştan uzaklaşmak fena olmayabilir. Bu konuda Pema Chödrön’ün önerisi; durmak, dikkatimiz o ana toplamak ve üç defa derin nefes almak, bir de bunları yapmayı kendimize hatırlatacak bir yöntem bulmak.

Yeni haftaya başlarken belki denemek isteyenler olur, belki zaman üzerinde düşünmek iyi gelir, belki de bir kez daha fark ederiz, zamanla olan derdimizin tek çaresinin kendimiz olduğunu.

İyi haftalar…

S7B3; “Çalışan Bağlılığı” nasıl sağlanır?

 Bir Sorum Var’da bu bölümün sorusu; “Çalışan Bağlılığı” nasıl sağlanır?

🌟 Bu bölümde şirketlerin önemli gündem maddelerinden biri olan “çalışan bağlılığı” konusuna değindik. Yola çıkış noktamız Gallup’un 2023 yılı verilerinde açıkladığı %23’lük global bağlılık oranı oldu. Anlaşılan o ki, yüksek bağlılık sağlamaya çalışırken % 20’lerde bir bağlılık oranı ile karşı karşıya kalmak, şirketleri bu konuyu masaya yatırmaya davet ediyor. 

🌟 Çalışan bağlılığı ve aidiyeti güçlendirmek için yapılması gerekenleri masaya yatırıyoruz.

Keyifli dinlemeler…

S7B2; “Duygusal Zeka” nedir?

 Bir Sorum Var’da bu bölümün sorusu; “Duygusal Zeka” nedir?

🌟 Bu bölümde bireysel liderlik ve yönetsel liderlik konularında önemli bir yere sahip duygusal zeka konusunu gündeme getirdik ve duygusal zekanın dört önemli bileşeni olan “öz farkındalık, öz yönetim, diğerlerinin duygularını anlama çabası ve ilişki yönetimi” başlıklarını iş yaşamı perspektifinden konuştuk. Bölümü bitirirken de dinleyenleri dört soru eşliğinde bir öz değerlendirmeye davet ettik.

🌟 Bölümde Daniel Goleman’a ve Viktor Frankl’a referans verdik. İlgilenenler için Daniel Goleman’ın İş Yaşamında Duygusal Zeka ve Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı kitaplarını öneriyoruz.                                                                      

Keyifli dinlemeler…

S7B1; Çalışmalar uzaktan mı yoksa hibrit mi olsun diyoruz da acaba burada “Esas mesele ne?”S7B1;

❓ Bir Sorum Var 6 sezonu, 73 bölümü geride bıraktı. Yeni sezona yaşamın her alanında değerli bir soruyu iş yaşamı penceresinden konuşarak başlıyoruz. Bir Sorum Var’da bu bölümün sorusu; Çalışmalar uzaktan mı yoksa hibrit mi olsun diyoruz da acaba burada “Esas mesele ne?”
 
🌟 Bir şeylere çözüm ararken hemen, ne yapalım diye yola çıkmak yerine, o konuya yönelik esas meselenin ne olduğunu anlayıp bu esas meselenin değerinin ne olduğunu keşfettikten sonra neler yapılacağını çalışmaya başlamak, ortaya çıkarılacak çözümlerin çok daha etkin olmasını sağlıyor.
 
🌟 Bu bölümde, çalışma düzeni kurgusu yaparken üzerinde düşünülmesi önemli olan, otonom ve yetişkin bir çalışma kültürünü gündeme getiriyoruz. 
 
 
Keyifli dinlemeler…

S6B4; Vizyon ne işimize yarar?

🌟 Yıl sonları yaklaştığında yöneticilerle , takımlarla, kişilerle yapmayı en sevdiğim çalışmalardan biri, onların, vizyonları üzerinde düşünmelerine, hayal kurmalarına destek olmak. Buradan yola çıkarak, hazır tam da yılın sonu gelmişken, hep birlikte biraz vizyon üzerinde düşünelim istedim.

🌟 Vizyon son yılların en popüler kelimeleri arasında. Peki ama tam olarak anlamı ne? Kelimenin kullanıcılarındaki karşılığı ne? Hayal ve vizyon kelimeleri yan yana geldiğinde ne düşündürüyor? Vizyon, strateji, misyon, hedef kelimeleri birbirlerine nasıl bağlanıyor?

🌟 Bu bölümde yukarıdaki sorular etrafında hem bireysel, hem de kurumsal açılardan vizyonun, yani canlı, renkli, yaşayan, bizim için anlamlı hayaller yaratmanın önemiydi konumuz. Bu konuyu hatırlatarak, dinleyicilerimizi, yeni yıl öncesi gelecek vizyonları/hayalleri üzerinde düşünmeye ve onları tasarlamaya davet etmek istedik. 

🎁 Şimdiden mutlu yıllar…

S6B3; Pollyanna’nın yazarı Eleanor H.Porter’ın doğduğu kasaba “Pollyanna Ruhunu” nasıl yaşatıyor?

🌟 Bu bölümde Amerika’dan bir konuğumuz var, Veronica Francis. Veronica, Littleton’da bulunan Pollyanna Vakfında görev yapıyor aynı zamanda Glad Shop ve Glad Club’ların da kurucusu.

🌟 Veronica’yla hala yetişkin dünyasında dillere takılıp kalmış olan “Pollyannacılık” kavramının atfedildiği çocuk karakter Pollyanna hakkında, Pollyanna kitabının yazarı Eleanor H. Porter hakkında ve tabii ki gerçek mutluluk konusunda konuştuk. Bunların beraberinde, Pollyanna ruhunu yaşatmak üzere yaptıkları çalışmalar hakkında bilgi edindik. 

🌟 Veronica’ya bu güzel ve bilgilendirici sohbet için teşekkür ediyoruz.

Küçük de bir not: Bu bölüme hem Youtube’da yer alan Bir Sorum Var kanalından hem de her zaman olduğu gibi podcast platformaları üzerinden ulaşabilirsiniz. İlgili linkle ulaşabilirsiniz.

Keyifli dinlemeler…