Şükrü odasına dolan sabah ışığıyla gözlerini araladı. Ayakları donmuştu, “Yorgan bile ısıtamamış ayaklarımı!” diye söylendi.
Yatağın kenarına oturdu, çorabının tekini giydi, diğer teki bulamadı. Aramaktan sıkılınca, her sabah olduğu gibi kendisiyle sohbete başladı.
Kalk bakalım oğlum Şükrü, kalk da bak, dışarısı bu sabah nasıl?
Perdeyi aralayıp gece boyu yağmış olan karı görünce sinirlendi,
Yok artık, gene mi kar yağmış. Bu kış da sıktı artık. Haziran’da bu kadar kar mı olur mu birader! Sahi, kaç yaşındaydım o deli kar yağdığında acaba? Yedi, sekiz ancaydım herhalde? Bir de unutuyorsun diyorlar, halbuki hala hatırlıyorum. Nasıl bir kar yağdıysa artık, karın yüksekliği evin kapısını yarılamıştı. Karın yüksekliğini görünce kapıyı açmaya çekinen annem, “Ah Celal ah, şu kara bak, n’apıcaz kaldık içerde!” diye sızlanıp durmuştu. Babam her zamanki siniriyle yataktan çıkmış, anamı elinin tersiyle kenara itmiş, kapıyı açıvermişti. İçeri dolan karlar anamı öfkelendirmiş beni sevindirmişti. Ayaklarım çıplak, üzerimde pijamamla karların içine atmıştım kendimi. Kapıdan içeri giren karların suları salona doğru yayılmaya başladığı sırada, odasının kapısında dikilen nenemin sesiyle hepimiz hazır ola geçmiştik. “Celal, Hatice, siz aklınızı peynir ekmekle mi yediniz yahu, bu soğukta ne yaptığınızı sanıyorsunuz, kapatın kapıyı, çekin çocuğu da karların üzerinden. Hasta edeceksiniz biçare kuzumu.” Nenem de ne tatlı kadındı be, tatlıydı da, pek iyi tahmin tutturamadı işte. Konu komşuya bu çocuk büyüyecek, doktor olacak demiş durmuştu benim için ama gel gör ki ben marangoz oldum.”
Dışardan gelen acı fren sesiyle bölündü Şükrü’nün kendisiyle sohbeti.
“Fındık, Fındık, Fındık!” diye bağırarak telaşla çıktı kapıdan. Çıkmasıyla ayaklarının yerden kesilmesi ve karlı buzlu betona sırt üstü uzanması bir oldu. Düşmenin etkisiyle olsa gerek, bir an kendinden geçen Şükrü, Fındık’ın yalamalarıyla gözlerini araladı.
“Şükür be Fındığım, sen değilmişsin fren sesinin müsebbibi. Dur kalkalım da içeri girelim, hava buz oğlum, buz, çorabın tekini de kaybettik, durum kel.”
Ellerinden kuvvet alıp kalkmaya çalıştı Şükrü ama ne yaptıysa kalkması mümkün olmadı.
“Allah cezanı kaldırsın senin emi Fındık, nasıl kalkıcam ben yerden? Senin yüzünden kırdık mı çanağı yoksa.”
Bak şimdi hatırladım, nenem de düşüp çanağı kırmıştı. Sonra da iflah olmamıştı, sonrası, üç ay yatak, dördüncü ay kara toprak.
Yattığı yerde gene başlamıştı Şükrü kendisiyle sohbete.
Ben orta ikiye gidiyordum nenem düştüğünde, yoksa orta bir miydi, aman neyse ne. Anam yerleri yeni silmiş, nenem de banyodan çıkmış odasına gidecek, malum tokyoların altı lastik, yeni silinmiş marleylerle tokyolar buluşunca nenem de kendini yerde bulmuş. Apar topar hastaneye götürdüler nenemi. ‘Kalçayı kırmış,’ demiş doktorlar, ‘ameliyat ederiz ama pek umutlanmayın, hastanızın yaşı epey ileri.’ diye de eklemişler. Nenem ameliyatı atlattı, hatta yürümeğe bile başladı ama kalan ömürcüğü ancak üç aymış. Anama kızmak için bahane arayan babam, “Anamı sen öldürdün Hatice!” dedi başka bir şey demedi. Zavallı anam, zaten pek hazzetmediği babamdan bu haksız suçlama yüzünden iyice nefret etti. Bir sabah küçük bir bavula ikimizin birkaç parça eşyasını doldurdu, beni de yanına kattı, beraberce evi terk ettik.
Hay aksi şeytan, ah gözü kör olmayasıca Fındık, yerler de ıslak, ben nasıl kalkacam yerden, kalkamazsam böylece burada yatacak mıyım bu soğuk havada. Bugün günlerden ne acaba? Seslensem sesimi duyan olur mu sabahın köründe.
“İmdat, imdat!”
Düşmenin etkisiyle miydi bilinmez, anıları cirit atıyordu zihninin içinde. Aklına geldikçe anlatıyordu kendi kendine.
İmdat isminde bir arkadaşım vardı lisede. Akıllı bir oğlandı, ikimiz de Bursa Sporu tutardık. Sınıftaki diğer oğlanlar bizimle dalga geçerlerdi, oğlum Fener, Beşiktaş, Galatasaray dururken Bursa Spor da ne diye. Ama biz Bursa Sporluyduk İmdat’la. Ne tuhaf, insan çocuğuna İmdat ismini koyar mı hiç. Kaç defa annesi balkondan bağırdığında sokaktaki bekçi koşup gelmiş, “Yenge hayırdır bir şey mi var?” diye. “Yok Mithat efendi, ne olsun, iyiyiz Allaha şükür, bizim oğlanı çağırıyorum, akşam ezanı okundu, hala ortalıkta yok, sen de öğrenemedin gittin bizimkinin adını.” Mithat amca ne desin, “Yenge nereden hatırlayayım acil durumda senin oğlanın adını, beni de panik ediyorsun.” Demiş gitmiş işine. Ne iyi anlaşırdık be İmdat’la. İkimizin de hayalleri vardı, ben doktor olacaktım, İmdat mühendis. Hayat savruk, hayallerimizi attı bir köşeye, gerçekleri başka bir köşede bulduk.
Anamın evi terk ederken yanına aldığı beşi bir yerdeler beni lise 3’e kadar getirebildi. Temizlikten kazandıkları desen karnımızı doyurmaya anca yetiyordu. Artık çare yoktu, okula gitmek yerine çalışmam şart olmuştu. Bizim mahalledeki marangoz Hasan amcanın yanına çırak verdi anam beni. Önceleri çok içerledim. Hem İmdat’la ayrılmıştık, hem de ben doktor olacakken artık olamayacaktım. Sonra vazgeçtim içerlemekten. Çünkü İmdat öldü. Evlerinde yangın çıktı. Annesi çok bağırmış “İmdat, İmdat!” diye ama bu sefer de kadın yine oğlunu çağırıyor diye düşünüp gelen olmamış. Yangının alevleri göründüğündeyse artık çok geç kalınmış. Hem annesi hem İmdat öldüler o yangında. İmdat ölünce kendimi teselli etmek için hep şunu tekrar ettim; “Bak oğlum, iyi ki okulu bıraktın… Orada olsaydın, daha da çok üzülürdün onun yokluğuna. Şimdi en azından oyalanacak bir işin var.”
Hasan amcayı da sevmiştim, iyi kalpli, babacan, merhametli insandı. O sırada Hasan amca da meğer anamı sevmiş. Anam beni işe koyduktan bir ay sonra Hasan amcayı da eve koydu. “Evlat,” dedi Hasan amca, “ben artık senin baban sayılırım.”
Anamı temizlik işlerinden aldı Hasan amca. Bana da sordu,
“Yeniden okula kaydettirelim mi seni evlat?”
“Yok Hasan amca!” dedim, “Ben böyle iyiyim, hem İmdat da öldü. Ben ne yapayım şimdi okula gidip.”
“Tamam,” dedi Hasan amca, “madem öyle iyi öğren marangozluğu, bu da bir sanat, burası da bir okul sana. İşleri iyi tutarsan bu dükkân ilerde senin.”
Otuz beşime gelmiş, işleri bayağı öğrenmiş, dükkânı tek başıma çekip çevirir hale gelmiştim. Her zaman yaptığı gibi Hasan amca verdiği sözü tuttu ve bir gün beni kenara çekip, ‘Evlat, artık burası senin, istersen dükkânın adını değiştir, gönlüne göre bir isim koy. Ben artık emekliliği hak ettim.’ dedi. Sevindim, ama dükkânın adını değiştirmedim.”
Beli ağrıyordu Şükrü’nün, bacaklarını oynatmakta da zorlanıyordu. Öfkeyle söylendi;
“Kırdık biz çanağı galiba! Ah Fındık ah, bu yaşta başıma ne iş açtın, ne halt edecem ben şimdi. İmdat, imdat, imdat…”
Fındık anlamış gibi suçlu suçlu oturuyordu Şükrü’nün başında.
“Bak görüyor musun, şimdi de uykum geldi yattığım yerde Fındık. Filmlerde böyle benim gibi hali fena olanlara, ‘sakın uyuma’ diyorlar. Sıkıldım kendimle konuşmaktan, az da seninle konuşalım. Bak dinle de sana bir hikâye anlatayım.”
“Bizim mahallede bir güzel kız vardı, adı Aytül. O zamanlar böyle isimler yoktu bizim oralarda, ama Aytül vardı işte. Kara kaşlı, kara gözlü, kıvırcık saçlı, şen şakrak bir kızdı. Her sabah bizim dükkânın önünden geçerken içeri uzanır, “Şükrü usta günaydın, bol kazançlar!” der, gözlerimin içine bakar gülümser, yoluna devam ederdi. Gel zaman git zaman Aytül’le ahbap olduk. Sabah günaydınları, dükkânda demlediğim çayla geçen sohbetlere dönüştü. Sohbetler küçük göz etmelere, yürek çarpıntılarına aktarılınca, anama “Aytül’ü istemeye gidelim ana” dedim. “Oğlum nerden çıktı şimdi bu Aytül, ben Mehmet amcanın yeğeni Nihal’i pek beğeniyorum, aklı başında tertipli, anası babası düzgün. Aytül’ün anası iyi de babası alkoliğin teki.” “Ana, ben geldim kırk beş yaşıma, Nihal daha çocuk, hem ben Aytül’ü sevdim. Eğer sen istemezsen, ben gider isterim.” diyerek kestirip attım mevzuyu. Anam anladı ne kadar kararlı olduğumu, istedik Aytül’ü babasından. Çok sevdim Aytül’ü, o da beni çok sevdi. Ama çok kısa sürdü hikayemiz. Evlendikten beş altı yıl sonra Aytül bir trafik kazasında öldü.”
“Hay böyle havanın, kar başladı. Fındık, git birilerini çağır oğlum, sen ne biçim köpeksin. Ölüp gidecem şuralarda. İmdat, imdat, imdat…”
Fındık’ın başından ayrılmadığını görünce, “Senden hayır yok, bari ben hikâyeme devam edeyim.” diyerek kaldığı yerden devam etti;
“Allah seni inandırsın Fındık, işler devraldıktan sonra Marangoz Hasan mahallenin en sevilen dükkânı, ben de en sevilen ustası oldum.
Dur, dur daha bitmedi, esas bomba şimdi geliyor, iyi dinle. Aytül öldükten sonra bir süre dükkâna gitmek gelmedi içimden. Derken bir sabah uyandım ve “kalk” dedim kendime, “kalk Şükrü, Hasan amca olsa çok kızardı sana, ‘git işinin başına, çalış oğlum’ derdi.
Gittim dükkâna, bir çay demledim. Elimde bir ahşap masa işi vardı, onu yapmaya koyuldum. O sırada kapının önünden bir ses geldi. Çıktım baktım, bir yavru köpek. Kahverengi tüylü, kahverengi gözlü. Beni görünce gözlerimin içine baktı, baktı ve öylece bakakaldı. Ben de aynısını yaptım, onun gözlerinin içine baktım, baktım, ve ben de bakakaldım. Kimdi o biliyor musun Fındık, o güzel yavru seni bana getiren Badem’di.
Yoldaşım, yol arkadaşım Badem, beni kimsesiz bırakmayan Badem. O olmasa, sonra kendi gitmeden bulup seni bana getirmese ne yapardım ben şu hayatta bir başıma.
Ah Fındık, bok mu vardı da düştüm ben şimdi. Kim kaldıracak beni yerden, kırdık çanağı be oğlum, görüyor musun başımıza gelenleri. İmdat, imdat, imdat…
Açılan bahçe kapısının çıngırak sesiyle irkildi Şükrü, daha yüksek sesle bağırmaya başladı;
“İmdat, imdat, imdat!”
“Şükrü abi, Şükrü abi, iyi misin, ah ne oldu sana böyle, nasıl düştün sen? Bu soğukta ne işin var pijamayla bahçede. Hem senin çorabının teki nerede?”
“Kimsin, Aytül, sen misin, sen nereden çıktın, sesimi mi duydun? Yoksa… İmdat mı gönderdi seni?”
“Şükrü abi, benim ben, Nihal. Her gün geliyorum ya sana, yardıma. Unuttun mu beni gene?”
Şükrü gözlerini kıstı. Bakışı buğulandı,
“Aa, Nihal, kızım, sen nasıl da büyümüşsün. Elimden tut da ben kalkayım yerden, Aytül de gelsin bize bir çay demlesin.”
“Ah Şükrü abi,” dedi Nihal, yavaşça dizlerinin üzerine çökerken, “Bu sabah biraz daha karışmış senin kafan. Az dur, dur hele, bende de hal kalmadı artık, kaldıramam tek başıma seni. Sırf ananın emaneti saydığım için sana geliyorum ben. Komşuya haber edeyim de onunla kaldıralım seni.”
“Alo, Hüsna Hanım, hah, benim ben Nihal, Şükrü abinin Nihal, iki dakka geliver anacım, Şükrü abi düşmüş. Ben mi kaldıraydım tek başıma? Bende hal mi kaldı, geldik kaç yaşına. Tövbe, tövbe… Hele bi gel de kaldıralım adamcağızı yaş yerden, kaldıralım da yatıralım yatağına, bir de doktor çağıralım acilen, hadi çabuk!”




